Cem Akkılıç

Biz cumhuriyeti sokakta bulmadık ki; "buyurun gelin yıkın diyelim!.. " Cem Akkılıç Ne mutlu Türk'üm diyene!

Kaleler düşünce...



Çok uzun yıllar önceydi... Yaşlı bir adam vardı...

Kendisine ''hayvan Coşkun'' diye hitap etmeyi seviyordu. Bu lakap her ne hikmetse onu çok mutlu ediyordu. 4 yabancı dili şakır şakır konuşuyor, üzerine bir de Rusça öğreniyordu. İlerlemiş yaşına rağmen, öğrenmenin yaşı yoktur atasözünün ne kadar anlamlı olduğunu onun yaptıklarına bakarak daha iyi kavrıyordum. Acıbadem semtindeki evimizin yakınında, nostalji kokan mobilyalarla dolu, 1950’li yılların mimarisine ait evinde mütevazi ama çok zengin kütüphanesi ile birlikte yaşıyordu. Hayattaki tek varlığı olan pandomim sanatçısı kızının Yunanistan’a gidip kendisini terk etmesinin etkisiyle münzevi bir yaşamı seçmiş, bir yandan hayata sarılırken, öbür taraftan alkolün esiri olmuştu. Evinde en kıymet verdiği eşyalarından birisi, üzerine titrediği bir satranç takımıydı. Saatler boyu kendi kendine stratejiler geliştirir, sonra kendisini tebessüm ile izlediğim bir an, ''tek başıma oynuyorum diye bana gülme, gel de bugünlük dersini vereyim'' demişti.

Onu bir kez olsun mağlup edememiş, bileğini hiç bükememiştim...

Bir gün suratıma bakıp alaylı ama sevimli bir ifade takınarak, ''gerçekten beni yenmek istiyor musun evlat'' dediğinde, daha ben şaşkınlıktan cevap bile veremeden her iki kalesini de avuçlarının içine alıp, ellerini teslim olur gibi havaya kaldırarak, ''işte şimdi bana karşı zafer kazanman için sana bir fırsat veriyorum. Bu oyunda en önemli taş Şah değildir, haydi bakalım başla hamlelerine'' demişti.

Hayvan Coşkun böyle yaparak, rakibin hasmına karşı daha maç başlamadan üstünlük sağladığı Krallar oyununu başlatıyordu...

Bugün, Laik Cumhuriyetimizin ''dinsizlik'' gibi algılanarak yok edilip, yerine molla rejiminin sinsice yerleştirilebilmesi için laikliğin kaleleri olan kurumların neden birer ikişer düşürülerek ele geçirildiğinin nedenini, hayvan Coşkun santranç masasında gösteriyordu...

Kaleler düşünce her şeyin ne kadar kolay olduğu, haksızca yaptığımız düellonun sonunda kafama dank etmişti!..

Cumhuriyetin temel yapısının çökertilip alaşağı edilerek, yerine İslam devleti kurabilmek için korku imparatorluğu kurulduğu, askerlerin, aydınların, hukukçuların, profesörlerin sindirilip hapishanelere tıkıldığı ve hiçbir hukuk devletinde görülmeyecek antidemokratik uygulamaların en sıradan vatandaşın bile ensesinde gezindiği şu talihsiz günlerde, aldığım o galibiyeti Türkiye'nin geldiği noktaya benzetiyorum!..


Güçlü satranç ustasının kalelerini kaybettiğinde hazin sona sürüklenişinden çıkarttığım ''büyük ders'' buydu işte...

Meğerse, hayatın 64 karelik bir oyun tahtasına benzediğini söyleyen yaşlı dostum, satrançta kaleler düşünce ne çok şeyin değişebileceğini o zamanlar göstermiş bana!..

Cem Akkılıç
5 Mart 2009




Siz sorduğunuzda...


Gemi gösteriyorsun, apışıp kalıyorlar.

Gemicik diyorsun, susuyorlar.

Kuyumculuk, yolsuzluk, avanta, adam kayırmaca, bir gecede gazete-televizyon kapmaca falan dediğinizde… (?)

2 B arazileri, kaçak villalar, kaçak camiler, minnacık bebelerin başına yıkılan kacak kuran kursları… (?)

Alman savcılarına kafayı yedirten Deniz Feneri, buharlaşan trilyonlar, kadrolaşma, belediye usulsüzlükleri, kamu bankalarını hortumlama, Yüksek seçim kurulu yasaklarını ihlal etme… (?)

İşsizlik dedin mi, küresel krizi işaret ediyorlar.

Eee; hani Tayyip, ''kriz bizi teyet geçti'' demişti, ne ayaksın sen dediğinizde, montofon kırması gibi suratınıza bakıyorlar.

Bunlar, aynı dengesizliği geçen yılda bana karşı sergilemişlerdi, bakın anlatayım. Sonradan Amerikalı olma devşirme yobazın biri, sırf Atatürk’e ve TSK’ya sayıp sövmek için açtığı forum sitesinde AKP’nin orasını burasını yağlayacağım diye, Türk halkının zenginleştiğini söyleyip duruyordu. Tam o sırada ben, Birleşmiş Milletlerin Açlık Kampanyasını duyurduğumda aynı takımdan bir başka yobaz, ''Türkiye’de aç yok mu, sen gidip Afrika’da ki çocuklara yardım ediyorsun'' demişti.

Söyleyeceğim şu ki; AKP’lilerin hiç birisinde tutarlı bir taraf yok.

Siz sorduğunuzda; bağnazlık o kadar ruhlarına egemen olmuş ve gözlerini kör etmiş ki, gerçekleri görmedikleri gibi, gören insanlara da çamur atmayı marifet sayıyorlar. Birinin dediği, öbürünün dedikleriyle sürekli çelişiyor. Böyle giderse yakında bizdeki açlar içinde bir kampanya düzenlemek zaruri hale gelecek. Ama şuna emin olun, yoksulluk bu iktidarın başını öyle bir yiyecek ki kampanya manpanya bile para etmeyecek.

İnanmayan açsın yakın tarihi okusun…

Cem Akkılıç
3 Mart 2009

Seçim çadırları


Başlığa bakıp da sakın konuyu ramazan Çadırı'yla ilişkilendirdiğimi düşünmeyin... Gerçi Arap kültürünü benimsemiş AKP zihniyetinin, seçim propagandası için kiralamış olduğu mahalle aralarındaki bakkaldan, kasaptan, oyuncakçıdan bozma mekanların bedevi Çadırı'ndan pek bir farkını göremezsiniz... 


Seçim öncesidir, toplanırlar... Bayraklar asılır... Kulak tırmalayan dandik hoparlörler ile milletin kafasını iyice ütülerler... Genellikle davul zurna eksik olmaz... Yoldan geçerken içeriye şöyle bir baktığınızda; yüzlerindeki bin türlü yalakalığı ve kime ne şekilde yanaşacaklarını çok net okursunuz... Avuçları birleşik, başları hafifçe eğik masanın etrafına dizilerek nasıl nemalansak diye düşünüp, birbirlerine bakarlar... Hiçbirinin aklına ''biz neden fakirleşiyoruz'' diye sormak gelmez!.. Çünkü seçimler onlar için bir hesaplaşma vakti değildir... Kimisi bulgurunu, kömürünü kapmış, kimisi de yarım ekmek beleş tavuk dönerin derdindedir...

Sonra devletin imkânlarını sonuna kadar kullanarak, şehir meydanlarına helikopterle inecek olan Başbakanlarını beklemeye başlarlar... Uçaklar, tırlar, servis otobüsleri, son model zırhlı makam araçları, resmi hizmete tahsis edilmiş vasıtaların tümü bu işlerde kullanılır... Şakşakçılık kusursuzdur, bütün yasaklara rağmen hükümet mensuplarının yanında devletin memurlarını da görürsünüz... Bu yalaka tayfaya yandaş medyanın satılık kalemleri eklenir... Kimi zaman, kendisini sanatçı zanneden para babası magandalarda yerlerini alırlar... 
Yüksek seçim kurulu; ''Devlete ait bütün daire ve kuruluşlarda, Bankalar Kanunu’na tabi kurumlara ait maddi kaynaklarla yapılan iş ve hizmetler aracılığıyla, (açılış ve temel atma dahil) törenler düzenlemek, nutuklar atmak, demeçler vermek ve bunlar hakkında her türlü vasıtayla yayınlarda bulunulması yasaktır'' demiş olsa da, başta Başbakan Tayyip olmak üzere hiçbir iktidar üyesi bu kuralları sallamaz... 


Bakanlar, milletvekilleri ve adaylar, harala gürele, el ele, kol kola meydanlara çıktığında her şey bir anda unutulup gider... Hayat pahalılığı, işsizlik, iflas eden küçük işletmeler kimsenin aklına bile gelmez... Kürsüdeki cambazlık peşinde koşarken, Seçim Çadırı'na gelenler menfaat derdindedir... 


Bütün bunlar olurken, Türkiye, etkisiz bir muhalefetle birlikte günden güne doğunun karanlığına gömülür...


Ve kendi halindeki yoksul vatandaş, ''bu değirmenin suyu nereden geliyor?'' diye hayıflandığı anda benim gözlerim develeri arar...
Çünkü bunca Arapçılık yapanların seçim Çadırı'nda bir tek onlar eksiktir... 

Cem Akkılıç
27 Şubat 2009

Davos Fatihi

Atatürk'te bir subay değil miydi?



*

Yaşı benzemesin


Son günlerin gözde modası kıyaslama yapmak. 

AKP’yi kim eleştirse, eskiler iyimiydi ki diyorlar. Dünyada, kendisini kötü olduğuna inandığıyla kıyaslayan başka ülke duymadım henüz ben.

Neyse; gemileri, elmasları, ailecek kurulan şirketleri, yolsuzlukları falan bir tarafa bıraktım. Biraz yakın tarihe gidelim;
''Adnan Menderes gelecek, Türkiye düzelecek!'' diye sloganlar atılmıştı.


1950 seçimlerini yüzde 52 küsuratla kazanmış, 1954’de oyların 56’sını birden silip, süpürmüştü.
Hükümet olunca ilk icraatı 15 generali ve 150 kadar alay komutanını emekliye ayırmak olmuştu. Önce orduda ''temizlikle'' başlamış, ardından tahkikat komisyonları kurup, gazete ve dergileri alaşağı etmişti. Zaten DP’yi kurmasının ilk felsefesi, Türkiye arazilerinin devletleştirilmesine olan aşırı tepkisiydi. Türk askeri, Kuzey Kore’nin bilinmeyen dağlarında, biz kimin için savaşıyoruz diye sorup, ne şehit ne gazi olurken, aynı anda ''NATO standartlarına uymuyor'' diyerek silah fabrikalarını kapatıyordu Menderes.
Bugünün İlhan Selçuk’u neden kodese tıkıldıysa, seksen yaşındaki Hüseyin Cahit’te aynı sebepten, iktidarı eleştirmekten kodesi boylamıştı.

Gelelim 2000’lerin Türkiye’sine; ülkede hükümetin marifetiyle satılmadık hiç bir kilit nokta kalmadı sayılır. Hayatını terörle boğuşmaya adamış paşalar emekliye değil ama içeriye tıkıldılar ya… Menderes, ''orduyu yedek subaylarla yönetirim'' derken, Başbakan Tayyip, Ergenekon’un savcısı kesiliverdi.

Şimdi şakşakçı yalaka tayfa, AKP’yi kendisinden öncekilerle kıyaslıyor ya, aklıma birden bunlar geliverdi. Rejime karşı suç işlediği anayasa mahkemesi tarafından tespit edilmiş ve yakasına bu suçtan asılmış sabıkayla, Cumhuriyet değerlerini alt üst etmeye devam eden bir partiden ne fayda beklenir?

Hadi bakalım; tespitte hata olmaz derler.

Bu arada dün akşam eve dönerken yollardaki gümbürtü dikkatimi çekti.
''Tayyip, belediyeleri tekrar alacak, Türkiye düzelecek!'' diye çığlık atıyorlardı.

Ne deyim, yaşı benzemesin.


Cem Akkılıç
24 Şubat 2009


* * *
Davos Fatihi BAM GÜM SİYASET

Pusula'dan kibrit'e...


Normanlar pusula'yı icat ettiler...

Çinliler mürekkebi…

1624 yılında bir Hollandalı fizikçi, elips biçimine getirip ağaçtan imal ettiği ilk denizaltı gemisini suya indirmişti bile... Tasarımcı William Bourne'dan tam 46 yıl sonra...

Yunan, filozofu çıkarttı...

Piri Reis, Kitab-ı Bahriye’yi…

Kuş olup uçmanın adı, Wright kardeşler...

Kâşif La Condamine, ağacın öz suyundan kauçuğu buldu...

Nicolas Appert, tokluğun mucidi... Hayatta kalsınlar diye ''konserve''yi keşfetmişti askerler için...

Mikroskobun mucidi Anton van Leeuwenhoek, transistorün John Bardeen...

Kuduzu yok eden Louis Pasteur...

Elektriği hayatımıza sokan Michael Faraday ve Joseph Henry... Ampûl Edison’dan, trafik lambası ise ABD’li Garrett Augustus Morgan’ın... Kiliseye bağlı bir misyoner olmak isteyip sağlığı el vermeyince makine mühendisliğine geçerek akrobat masa feneri'ni bulan George Carwandine...

Frengi'den belsoğukluğuna, zatürreye kadar insanlığın belasını yok eden penisilin'in yaratıcısı Alexander Fleming...

Pancar'dan şekeri çıkartıp icat eden Fransız François Achard...

Radar İskoç Watson Watt’ın...

Neredeyse ölüyü diriltip, hayata döndüren kalp pili'nin mucidi Kanadalı John Hopps...

Japonya’da manyetik basınçla havada giden trenler…

Termos deyip geçme, patenti Alman asistan Reinhold Burger’ın...

Rusya’da Schilling, İskoçya’da Ritchie, Matematikçi Gauss, Almanya’nın dehası Cari Steinheil ve Rutherford, Cenevreli Lesage, İtalyan mucit Guglielmo Marconi... Say babam say bitmez, sayfalar yetmez…

Kibrit'i bile bulan Charles Sauria adındaki bir öğrenci...

Bilgiyi manastırdaki din adamlarının tekelinden çıkartıp insanlığa sunan Tipografi'nin mucidi Gütenberg ise, Türkçe Devrim'in dehası Mustafa Kemal'dir!..

Peki; insanlığın yararına bir buluş gerçekleştirip, dünya tarihine adını yazdıran bir Arap duydunuz mu? Uygarlığı 2 bidon petrolden ibaret görerek, deve sırtına tüneyip, çadırda yatan miskin Araplardan söz ediyorum...

Unutmadan; Bedevi'nin takunyası Tahtakale'den ama, şalvarını tutturduğu çengelli iğne bile Amerikalı Walter Hunt'tan!..

Cem Akkılıç
10 Şubat 2009

Zamanda yolculuk yaptım. İşte size İslam dünyası. Yazımı buradan okuyabilirsiniz.

Diğer yazı başlıklarından seçtiklerim.

* * *

Davos Fatihi BAM GÜM SİYASET


Cem Akkılıç 




Sen kâhin misin bre kâfir?!..


2009 yılında neler olacak diye başlık attığımda, ''sen kâhin misin bre kâfir'' diye söylenenler olmuştu...

Ekonomiyi düzeltecekleri yerde, günden güne milleti sadaka kültürüne alıştırıp dilenci haline getiren AKP zihniyeti, şimdi buzdolabı dağıtıyormuş vatandaşlara...

Tunceli’deki ahali, sanırım ısınmanın yolunu bir şekilde bulmuş olmalı ve tıkırı yerinde olmakı ki; artık iş, arpa(!) karşılığı beyaz eşyaya dönüşmüş...

Aslına bakarsanız Cumhuriyetin değerleri her geçen gün biraz daha yara alırken, ses çıkartanların "eşzamanlı operasyon" ile susturulduğu bir dönemde, ''buzdolabı operasyonunun'' doğu bölgemiz için çok önemli bir sosyal yardım olduğunu zannedebilirsiniz...

Ama geri vitese takmış hurda kamyonet gibi karanlık bir tünelin içinde sürüklenen Türkiye’nin, ''biz neden fakirleşiyoruz'' diye soramayan eğitimsiz vatandaşları bir lokma ekmeği zor bulurken, ''buzdolaplarının içini nasıl dolduracaklar'' diye de düşünebilirsiniz...

Ve, Atatürk’ün göstermiş olduğu çağdaşlık yolu çark ettirilip, dosdoğru ortaçağ karanlığına yönlendirildiğinde, bir an için bütün bu manzaralara alışmak zorunda hissedersiniz kendinizi...

Fakat Başbakan’ın Perez’i fırçalamasını, ''hangi ülkenin başbakanı böyle bir şey yapabiliyor'' diyerek her şeyin çözümü gibi görüp, ilkel kabileler gibi hoplayıp zıplayanların, aslında çoğunun işsiz olduklarını da bilirsiniz...

Neyse, Davos ekonomi zirvesi senede bir defa olur, 200 milyonluk Arap âlemi, İstanbul’un yarısı kadar nüfusu olan İsrail’e kafa tutamayıp Başbakan Tayyip’e ''halifelik'' teklif eder ama bakın buraya yazıyorum; bunlar ''yatırımın iyisi, kötüsü olmaz'' diyerek, yazın ortasında millete vantilatör dağıtmazlarsa ben bu kâhinliği o dakika bırakacağım...

Önümüzdeki yaz vantilatörünün karşısına geçmiş, göbeğini serinleten adam manzaraları gördüğünüzde şaşırırsanız eğer, bu yazıyı hatırlayınız!..

Cem Akkılıç
7 Şubat 2009

Hurra Tora Tora...


Bizi duyabiliyor musunuz?

Yüksek seste ve net olarak duyuyoruz.

General nerede?

Bugün Pazar efendim.

O zaman General Marshall'ı bağlayın.

Üzgünüm efendim, o da burada değil.

7 Aralık 1941 günü Havaii’de ki Amerikan üssü'nde buna benzer telaşlı konuşmalar yaşanmıştı işte...

Dünyaya meydan okumanın tek çaresi ''kabadayı'' olmaktan geçiyordu. Ancak koskocaman bir İmparatorluk olarak dünyaya egemen olmak için petrole ihtiyaç vardı. Asya topraklarında ilerlerken birden bire rezervlerin azaldığı görüldü. İmparatorunun baskılarına dayanamayan Japon Amirali ''baskın'' demişti ya bir kere masaya yumruğunu vurarak, işte o sürpriz baskın Japonya’yı dünyanın en büyüğü yapacaktı. Diplomasi dedikleri şey zaten tükenmiş, karşılıklı restler çoktan çekilmişti.

Sabahın alacakaranlığında Pearl Harbor’un tepelerine kurulan donanma radarındaki görevli ''operatör'' birden bire büyük karaltılar görmüştü ekranda. ''Kuş sürüleridir'' diyerek pop corn yemeğe devam etmişlerdi.

Az sonra o sürülerin ''kuş olmadığı'' anlaşılmış ama iş işten çoktan geçmişti.

Utanç verici bir baskının ardından Amerikan Pasifik donanması mevcudunun büyük kısmını kaybetmişti.

Hurra diye çığlıklar atıp, Tora tora diye haykıran muzaffer Japon pilotları, Büyük Amiralin karşısında hazırol vaziyete geçtiklerinde yüzlerinden gurur okunuyordu.

Gerçeği en baştan beri bilen çaresiz Yamamoto ise avuçlarını birleştirip, yüzünde buruk bir ifade ile masaya çökerek; ''yaptıklarımızdan dolayı tek korkum, uyuyan bir devi uyandırmış ve onu korkunç bir hınçla doldurmuş olmaktır." diyebilmişti ancak.

Şimdi bunu neden mi anlattım?

Davos tiyatrosu'nda oynanan ''Van minut'' parodisini  izleyince aklıma geliverdi birden.

Cem Akkılıç
1 Şubat 2009



Bam güm siyaset...

Davos Tiyatrosu'nda Başbakan Tayyip, tam Şimon Peres’e dellendiğinde; tamam şimdi gariban çiftçiye yaptığı gibi efelenecek ve yakasına yapışıp ''haydi lan, ananı da al git buradan'' diye hışımla gürleyecek dedim...

Hatta hızını alamaz; ''siz istediğiniz kadar Müslüman'ı öldürünüz, ben halkıma en az 3 çocuk doğurun demiştim zaten, Filistin halkı bundan esinlenip kayıplarını karşılar nasıl olsa'' diyerek posta koyar sandım...

(..........)


*

Akp’nin başındaki karizmatik (!) lider, bam, güm, pat, küt siyasetiyle sahnede Şimon'u pataklarken, birden kameralar gözyaşlarını boşaltan Emine Erdoğan’ı göstermeye başladı!..

Mendili ile burnunu sildikten sonra Emine hanım, Amerikan Musevi komitesi tarafından, gösterdiği üstün hizmetlerin karşılığı olarak kocasına verilen Davut Boynuzu ödülünü -belki yanında getirmiştir diyerek- Şimon'un kafasında patlatacak dedim...

Üzerinden mendilden başka bir şey çıkmayınca, bu defa kocası esaslı bir hamle yapacak diye bekledim...

Mesela; Orta Doğu'nun ecnebi devletler tarafından yeniden paylaştırılması ve Kürdistan'ın Türkiye sınırları içinde kurulması projesinin eş başkanlığı görevinden ayrılıyorum diyecek miydi Şimon'a!..

Bunu da yapmadı...

*

Yapamazdı, yaptırmazlardı zaten...

*

Moderatöre fırçasını attıktan sonra, tam "van minit" dediğinde yandaşları ekranlar karşısında coşkuya kapıldılar...

''Helal olsun Başbakanım...'' diyenler gözyaşlarınızı tutamadılar... 

''Türkiye’deki rakiplerine nasıl posta koydu ama, bütün dünyaya dersini verdi'' diyenler oldu...

Akp'liler TV karşısında Davos fatihini izlerken ''tam tam dansı'' bile yaptılar...

*

Van minit rüzgârından sonra Filistin'de değişen bir şey olmadı...

Ertesi gün Gazze’nin acılı çocukları ölmeye devam ettiler...

Bizimki kahraman oldu memlekete dönünce...

*

Bam, güm siyasetinin soytarılığıydı aslında Davos zirvesinde sergilenenler...

Başka ne bekliyordunuz?!..

Cem Akkılıç
31 Ocak 2009



Atatürk'te bir subay değil miydi?


"Türk orduları, tarihte benzeri görülmemiş kahramanlıklar, fedakârlıklar göstermiştir. "
Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Biz sorduk, Okan Dikmen yanıtladı. Soranın Onuncu köy olduğunu bilmiyordu elbette. Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yapılan düşmanlığın, kinin boyutunu göstermesi bakımından bu söyleşiyi yayınlıyor, yorumları sizlere bırakıyorum. Zorunlu askerliğe karşı olduğunu her fırsatta dile getiren bu şahıs, köşeye sıkışınca Mehmetçiğe sarılıyor. Amaçladıkları tek şey Türk askerini karalayıp, terörist damgası yapıştırmak. Orduya karşı ciddi şekilde ''kuyruk acısı'' olduğu gözüken,''Ergenekon terör örgütü'' diye atılmış bir forum başlığının 245. sayfasında, TSK'ya demediğini bırakmayan mister Okan, kendisine sorduğumuz sorulara bakın ne cevaplar veriyor. 


Kırmızı renkli kelimeleri tıklarsanız, mister Okan’ın mesajlarının ekran görüntüsü çıkar.

-Zor gelen, beğenmeyen verir istifasını çeker gider, kimseye (Türk subaylarını kastediyor) silah zoru ile eşkiya avcılığı yaptırılmıyor bu ülkede.


Okan bey, Türk subayları kahraman değiller mi yani. Bunu nasıl yazabiliyorsunuz?

-Bana göre kahramanlık farklı bir kavram. Kahramanlar hiçbir karşılık olmadan görev yapanlara denir benim gözümde. Tabi ki mesleğini çok seven çok cesur ve bilgili subaylarımız var, ama benim için gerçek kahraman Mehmetçiklerimizdir. Babama bile söylerim bunu ve haklısın der bana.


Yani subaylarımız maaş almasınlar mı, sözlerinizden bu çıkıyor? (İmamların maaş alması İslami açıdan günah olmasına rağmen hepsi tıkır tıkır maaşlarını alırlar)


-Yooo hayır bunu demiyorum ben. Söylemek istediğim kahramanlık diye bir meslek yoktur. Maaş karşılığı kahramanlık olmaz. Subaylarımızda aynen bir maliye memuru gibi maaşları karşılığı yapmakla mükellef oldukları görevlerini yapmaktadırlar. Ama asker öyle değildir, fikrine düşüncesine hayat görüşüne bakılmadan zorla askere alınır ve gerekirse kanun zoru ile canını vermesi istenir. Ve o verdiği can için hiçbir karşılık beklemez ve alamaz.


Bakın; ''kahramanlık'' diye bir meslek zaten yoktur. Ancak o subaylarımıza, halkın kendilerine yakıştırdığı haklı gerekçelere dayanarak verilmiş bir armağandır kahramanlık mertebesi. Biraz bunu karıştırıyorsunuz gibime geldi.


-İşte ben bu yaftaya pek inanmıyor ve itibar etmiyorum açıkçası. Bu millet malum biraz duygusaldır, bu tip yaftalamalara bayılır.
BKZ: Her Türk asker doğar, şehitler ölmez vs palavraları gibi..


Tahmin etmiştim bu zamana kadar yazdıklarınızdan.


-Sokağa çıkıp önünüze gelen herkese sorun bakalım "Süleyman Aydın" kimdir? 5 kişi bilirse gelin yüzüme tükürün. Ama gelin görün ki bu soruyu sorduğunuz ve cevap alamadığınız binlerce kişi bir şehit cenazesinde hiç utanmadan, sıkılmadan büyük bir ikiyüzlülükle "şehitler ölmez" diye bağırıp çağırabiliyorlar.

Şehitlerimiz toplu halde Türk halkının gönlündedir zaten. Biz Türkler binlerce yıldır şehit veriyoruz. Bundan sonrada vereceğiz. Bir isim vererek (Süleyman Aydın) demogoji yapmış olmuyor musunuz?


-Siz, pkk denilen çapulcuların bile ilk sözde şehitleri olan Mahsun Korkmaz adına akademi yaptıklarını biliyor musunuz? Süleyman Aydın adına bir çeşme bile yok bu ülkede. "Onlar gönüllerimizde" laflarıyla bu davaya milli sadakat sağlanmıyor. Ama sizde haklısınız, William Wallace'ın bile daha çok tanınıp bilindiği ülkemde, ne yazık ki Süleyman Aydın bölünmezliğin bayrağı olmamış, olamamıştır.


Bütün bu söyledikleriniz Türk subaylarının kahraman olmadığını çıkartmıyor ortaya. Unutmayın Kubilay'da bir kahramandır. Şimdi görev yapan Mehmet Teğmenlerde, Hüseyin Yüzbaşılarda...

-Tabi bu sizin görüşünüzdür saygı duyarım. Ama dediğim gibi benim için gerçek kahraman sadece Mehmetçiklerdir. Diğeri bir meslek.


Okan bey, sizin felsefenize göre subaylarımız bu işi meslek olarak yaptıkları için kahraman sayılmıyorlar! Peki bir ordudan subayları çıkarttığınızda, askerler nasıl savaşacaklar? Kaldı ki tarih kitapları binlerce kahraman Türk subayının yaptıklarından söz ederler. Siz şimdi şehitlik ve gazilik mertebesini de çok göreceksiniz sanırım subaylarımıza. Atatürk'te bir subay değil miydi?

*
Söyleşimizin bir bölümünde ''yüzüme tükürün'' diyor. Emin olun bunu yapmaya kalktığınız zaman; bahar yağmuru diyecektir.

Cem Akkılıç
23 Ocak 2009


Her köşeye sıkıştığında ''babam emekli Albay'' diyen Okan Dikmen ağzının payını alıyor. Umutyolu rumuzlu kişi, Okan’a öyle bir cevap yapıştırıyor ki, kahramanımız (!) ortadan kayboluyor.

Verdiğim linkteki Umut yolunun mesajlarını okuduğunuz da durumu anlayacaksınız.

-->




''Bir rica'' başlıklı e-posta. Yazan: Okan Dikmen.

Cem Bey;

Hayat görüşlerimiz farklı olabilir, siyasi görüşümüz farklı olabilir, zevklerimiz farklı olabilir ancak ortak payda da hepimiz insanız ve bu sıfata layık olmaya çalışıyoruz. Şahsınıza ait sitede bulunan "TSK düşmanı Okan Dikmen" ifadesi beni, eşimi, annemi ve büyük ihtimalle mezarındaki babamı fazlasıyla üzmüş ve üzmeye de devam etmektedir. Hayatımda düşman olabileceğim en son kurum olan TSK hakkında şahsıma böylesine asılsız ve seviyesiz bir yakıştırma yapılması akla, mantığa ve vicdana aykırıdır. Ben bu ülkenin milli formasını 72 kere giyme ve ülkemi uluslararası arenada temsil etme onuruna erişmiş birisiyim. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, TBMM ve Spor bakanlığından toplam 11 üstün başarı ödülüne sahip olan şahsımın bu devletin en ufak kurumuna bile "düşman" olabilmesi imkansızdır. Bir kurum içerisindeki aksaklık ve zaafiyetleri en objektif biçimde dile getirip vatandaş olarak bu sorunların düzelmesini beklemek o kuruma karşı olan düşmanlıktan değil sevgi ve ilgiden ileri gelir. Unutmayın ki TSK sizin değil ama benim yuvamdır. Orada doğdum, büyüdüm ve öleceğim. Ve unutmayın ki hiç kimse yuvasına düşman olamaz. Sadece ve sadece daha iyi olmasını ister. Eğer siz "düşmanlık ve eleştiri" arasındaki farkı özümsemişseniz zaten ne demek istediğimi çok iyi anlarsınız.

Sizden ricam hakkımdaki bu hakarete varan asılsız ifadeyi sitenizden kaldırmanız veya düzeltmenizdir. Şimdi Allah korusun ben bir site açıp sizin bazı yorumlarınızı çarpıtarak hakkınızda olur olmaz yalan yanlış ithamlarda bulunsam ve doğal olarak bu ifadeler sizi ve çevrenizdekileri rencide etse; bu yaptığımın yanlışlığın vebalini nasıl öderim?

En azından beni bu sefer "doğru" anlayacağınız ümidiyle, iyi çalışmalar dilerim.

29 Nisan 2009

Okan beyin rica başlıklı yazısını, noktası virgülüne dokunmadan yayınladım. Bunu, herkesin cevap hakkı olduğuna inandığım için yaptım. Mesela wowturkey tayfası bunu asla yapmaz!.. Forumda yazdıklarınızı silerler ve sonra; ''bakın ulusalcılar cevap veremedi, biz haklıyız'' ayaklarına yatarlar. Görenler, hakikaten ulusalcılar cevap yazamamış zannederler.

Okan beyin yazısında; ''Unutmayın ki TSK sizin değil ama benim yuvamdır'' cümlesine katılmıyorum. Çünkü ben, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde onurumla vatani görevimi yapmış, bu görevim esnasında PKK terör örgütünün şehir sularını zehirlemesinden dolayı, önce Erzurum Kazım Karabekir askeri hastanesinde, oradan da Ankara GATA da tedavi görmüş birisiyim. Öz amcam İlhan Akkılıç Hava Kuvvetleri'nde Teğmenken 1968 yılında şehit olmuş, rahmetli dedelerimin her ikisi de Kurtuluş Savaşı'nda savaşmış ve bir tanesi de Atatürk’ün yıllarca yakın hizmetinde bulunmuştur. 

Okan bey yobazların cirit attığı bir sitede AKP hayranlığı yapmaktadır. İktidar'ı yıkayıp, yağlayabilir. Buna itirazım yok ama, Türk subayları için, onlar kahraman değildir diyemez. Dediği zaman; hopp dur bakalım diyenler çıkar.


Kahraman Türk ordusu, halkıyla et ve tırnak gibidir.


Benim en büyük zevklerimden bir tanesi Türk eratıyla birlikte olup, onlarla aynı karavanadan yemekler yiyip, sohbetler etmektir. Ülkemizin çeşitli illerinde görev yapan subay, astsubay dostlarımı zaman buldukça ziyaret ederim. Daha bir önceki gün şehit polisimiz Semih Balaban’ın cenazesinde saygı duruşunda bulunduk. Yoğun kalabalığın içerisinde şehitimize son görevimizi yaparken, ön sıradaki protokol hariç rütbe sıralaması söz konusu olmamıştı. Bir yanımda bir üstteğmen varken, hepimizin önünde gencecik bir astsubay durmuştu.

Ben yazımı hazırlarken tamamen Okan beyin yazdıklarından yola çıktım. Bu yüzden ekran görüntülerini de yayınladım. Yazı içersinde bulunan kırmızı renkli kelimeleri tıkladığınızda bunu görebilirsiniz. Yani atmış olduğum bir iftira söz konusu değildir. Ancak, Okan beyi üzmemek adına, "TSK düşmanı Okan Dikmen" sloganını yayından kaldırıyorum. Kararı ve yorumu, bu sayfayı ziyaret eden okuyucularımın vermesi en büyük dileğimdir. Umarım Okan bey bu düşünceme katılır.

Cem Akkılıç

30 Nisan 2009

Not: ''Hayatımda hiçbir gün kendimi Türk, Alman, İngiliz vs vs hissetmedim. Ve kendimi hiçbir ırk ve millete ait hissetmemekle hep gurur duydum.'' O.Dikmen.

-->
Okan beyin bu sözleri bana yolladığı mektupla çelişmiyor mu sizce?

Peki kendisini ne olarak hissediyor acaba?


İlgili yazının kaynak linki;


Ekran görüntüsü;



* * *

Wowturkey sitesinin A.B.D vatandaşı sahibi Burç Acar, bakın hakkımda nasıl iftiralar atmıştı.

Lütfen yazıyı okumak için üzerini tıklayın.


Top Ad unit 728 × 90

Mehmetcik Vakfı