Cem Akkılıç

Ne mutlu Türk'üm diyene!

Cem Akkılıç

Saklambaç oyunu


Zalimlerin zulmü ile karşı karşıyayım ve Emine’yi bulamıyorum. Telefonları da cevap vermiyor, msn e de çıkmıyor. Bu gün bir mesaj çektim "çıkartıldım, hakkınızı helal edin" dedim ama şu ana kadar cevabi bir mesaj gelmedi. Benim için birileri devreye girdi. Belediye ile görüşmüş, olumsuz cevap almış, buranın müdürü ile görüşmüş, o da olumsuz cevap vermiş. Salı sabahı saat 9 da atv de Müge Anlı’nın proğramına çıktım. Devletimden, milletimden akrabalık konusunda yardım istiyorum dedim. Kayışdağı darülacezede kaldığımı, kendi isteğimle buraya geldiğimi ve çocuklarımın beni aramadığından bahsettim. O kadar. Bunu müdüre yetiştirmişler, çarşamba günü odamda bittiler, pazartesi ne olacak bilmiyorum. Halil Kemal TÜRKATA

Dün posta kutuma düşen bu satırlar Emine Pişiren hanımefendinin manevi babam dediği Halil beye ait. Daha sonra kendisini aradığımda bana, kırgın, yalnız ve terk edilmişlik duygularıyla sanki uzaklardaki kızına seslenir gibi, ''boş verdim hepsini evlat'' dedi.

Emine hanım, bir süredir adeta saklambaç oynar gibi gözlerden kayboldu. Atatürk’ün yeğeni olduğunu söylediği Halil bey için yazdığı ''O, Atatürk’üme çok benziyormuş'' başlıklı yazısını, Edebiyat defteri isimli siteden kaldırmış olması ise beni hiç şaşırtmadı. Ancak şimdi ortaya tuhaf bir durum çıkıyor ki; Emine Pişiren gerçekten Halil beye maddi-manevi destek verilmesi için kendisini bu yola adadıysa, neden manevi babam dediği kişinin çağrısına kulak vermiyor. Ramazan ayı gibi İslami açıdan kutsal bir dönemde sokağa atılacağını bildiği babasına niçin sırtını çeviriyor? Yoksa Halil beyi üç gün boyunca evinde misafir etmiş olmasını insani değerler bakımdan yeterli kabul edip, vicdanının esenliğe kavuştuğunu mu düşünüyor! Ve bu misafirperverliğini, İz Edebiyat sitesindeki bir yazıma ballandırarak yorum yazıp, kendi egosunun rahatladığını mı düşünüyor.

Bu iyilik sever (!) yazarımızın, telefonda kendisine Halil beyin Atatürk’ün kaçıncı kuşak akrabası olduğunu soran bir dostuma, dördüncü kuşaktan diye cevaplamasının ardından, bu ifadesinin yazılarındaki yeğen olma durumuyla çeliştiğini söylediğim için bana karşı cephe almasına bir ölçüde hak veriyorum diyelim.

Peki o zaman, yaşlılar yurdunda barınmaya çalışan bir insan üzerinden şovenizm yapmaya çalışması, hangi insani kriterlerle bağdaştırılır?

''Atatürk’e vefa borcumuzu ödemenin zamanı geldi'' diyerek, Halil bey adına yardım talep eden, ''İstanbul’da olan her Türk vatandaşının Kayışdağı Darulazeceye gidip Ulu Önderin öğretmen emeklisi olan yeğeninin elini öpmesi farz değil mi?'' diye yazısını noktalayan Emine hanıma, popülerliğinizin(!)artması için böyle bir yönteme başvurup, Atatürk’ün ismini kullanarak prim yapmaya çalışıyorsunuz demiş olmamı hiç mi haklı çıkartmıyor?

Ya da kendisinin, aramızda ki haklıyı, haksızı bir kenara itip, duyurmuş olduğu yardım çağrısına sahip çıkarak, Halil beyin yanında olması gerekmiyor mu?

Ben şimdi, hanımefendinin o muhteşem vicdanının sesinin neden kısıldığını merak eden okurları olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki, zor durumda olduğunu haykıran bir insanın çığlığını duymuyor oluşunun, bizleri ikna edici bir açıklaması olması gerektiğine inanıyorum.

Aksi durumda kendisi, manevi babası ve okuyucuları arasındaki bu saklambaç oyununu biraz fazla uzatmış sayılmayacak mı? Zira sobelenmek durumunda kalan kendisi oluyor bu durumda.

Cem Akkılıç
8 Eylül 2008

Önemli not: Yazımın ardından Halil bey aradı ve bir konuda düzeltme yapmam gerektiğini vurguladı. Kendisinin Edremit'e Emine hanım tarafından çağrıldığını ancak onun evinde kalmadığını, bütün masraflarının başka bir kadın tarafından ödendiği bir otelde beş gün konakladığını söyledi.


Emine Pişiren’e açık mektup


“E.P`den güzel bir yazı”