Cem Akkılıç

Biz cumhuriyeti sokakta bulmadık ki; "buyurun gelin yıkın diyelim!.. " Cem Akkılıç Ne mutlu Türk'üm diyene!

Atatürk'te bir subay değil miydi?


"Türk orduları, tarihte benzeri görülmemiş kahramanlıklar, fedakârlıklar göstermiştir. "
Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Biz sorduk, Okan Dikmen yanıtladı. Soranın Onuncu köy olduğunu bilmiyordu elbette. Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yapılan düşmanlığın, kinin boyutunu göstermesi bakımından bu söyleşiyi yayınlıyor, yorumları sizlere bırakıyorum. Zorunlu askerliğe karşı olduğunu her fırsatta dile getiren bu şahıs, köşeye sıkışınca Mehmetçiğe sarılıyor. Amaçladıkları tek şey Türk askerini karalayıp, terörist damgası yapıştırmak. Orduya karşı ciddi şekilde ''kuyruk acısı'' olduğu gözüken,''Ergenekon terör örgütü'' diye atılmış bir forum başlığının 245. sayfasında, TSK'ya demediğini bırakmayan mister Okan, kendisine sorduğumuz sorulara bakın ne cevaplar veriyor. 


Kırmızı renkli kelimeleri tıklarsanız, mister Okan’ın mesajlarının ekran görüntüsü çıkar.

-Zor gelen, beğenmeyen verir istifasını çeker gider, kimseye (Türk subaylarını kastediyor) silah zoru ile eşkiya avcılığı yaptırılmıyor bu ülkede.


Okan bey, Türk subayları kahraman değiller mi yani. Bunu nasıl yazabiliyorsunuz?

-Bana göre kahramanlık farklı bir kavram. Kahramanlar hiçbir karşılık olmadan görev yapanlara denir benim gözümde. Tabi ki mesleğini çok seven çok cesur ve bilgili subaylarımız var, ama benim için gerçek kahraman Mehmetçiklerimizdir. Babama bile söylerim bunu ve haklısın der bana.


Yani subaylarımız maaş almasınlar mı, sözlerinizden bu çıkıyor? (İmamların maaş alması İslami açıdan günah olmasına rağmen hepsi tıkır tıkır maaşlarını alırlar)


-Yooo hayır bunu demiyorum ben. Söylemek istediğim kahramanlık diye bir meslek yoktur. Maaş karşılığı kahramanlık olmaz. Subaylarımızda aynen bir maliye memuru gibi maaşları karşılığı yapmakla mükellef oldukları görevlerini yapmaktadırlar. Ama asker öyle değildir, fikrine düşüncesine hayat görüşüne bakılmadan zorla askere alınır ve gerekirse kanun zoru ile canını vermesi istenir. Ve o verdiği can için hiçbir karşılık beklemez ve alamaz.


Bakın; ''kahramanlık'' diye bir meslek zaten yoktur. Ancak o subaylarımıza, halkın kendilerine yakıştırdığı haklı gerekçelere dayanarak verilmiş bir armağandır kahramanlık mertebesi. Biraz bunu karıştırıyorsunuz gibime geldi.


-İşte ben bu yaftaya pek inanmıyor ve itibar etmiyorum açıkçası. Bu millet malum biraz duygusaldır, bu tip yaftalamalara bayılır.
BKZ: Her Türk asker doğar, şehitler ölmez vs palavraları gibi..


Tahmin etmiştim bu zamana kadar yazdıklarınızdan.


-Sokağa çıkıp önünüze gelen herkese sorun bakalım "Süleyman Aydın" kimdir? 5 kişi bilirse gelin yüzüme tükürün. Ama gelin görün ki bu soruyu sorduğunuz ve cevap alamadığınız binlerce kişi bir şehit cenazesinde hiç utanmadan, sıkılmadan büyük bir ikiyüzlülükle "şehitler ölmez" diye bağırıp çağırabiliyorlar.

Şehitlerimiz toplu halde Türk halkının gönlündedir zaten. Biz Türkler binlerce yıldır şehit veriyoruz. Bundan sonrada vereceğiz. Bir isim vererek (Süleyman Aydın) demogoji yapmış olmuyor musunuz?


-Siz, pkk denilen çapulcuların bile ilk sözde şehitleri olan Mahsun Korkmaz adına akademi yaptıklarını biliyor musunuz? Süleyman Aydın adına bir çeşme bile yok bu ülkede. "Onlar gönüllerimizde" laflarıyla bu davaya milli sadakat sağlanmıyor. Ama sizde haklısınız, William Wallace'ın bile daha çok tanınıp bilindiği ülkemde, ne yazık ki Süleyman Aydın bölünmezliğin bayrağı olmamış, olamamıştır.


Bütün bu söyledikleriniz Türk subaylarının kahraman olmadığını çıkartmıyor ortaya. Unutmayın Kubilay'da bir kahramandır. Şimdi görev yapan Mehmet Teğmenlerde, Hüseyin Yüzbaşılarda...

-Tabi bu sizin görüşünüzdür saygı duyarım. Ama dediğim gibi benim için gerçek kahraman sadece Mehmetçiklerdir. Diğeri bir meslek.


Okan bey, sizin felsefenize göre subaylarımız bu işi meslek olarak yaptıkları için kahraman sayılmıyorlar! Peki bir ordudan subayları çıkarttığınızda, askerler nasıl savaşacaklar? Kaldı ki tarih kitapları binlerce kahraman Türk subayının yaptıklarından söz ederler. Siz şimdi şehitlik ve gazilik mertebesini de çok göreceksiniz sanırım subaylarımıza. Atatürk'te bir subay değil miydi?

*
Söyleşimizin bir bölümünde ''yüzüme tükürün'' diyor. Emin olun bunu yapmaya kalktığınız zaman; bahar yağmuru diyecektir.

Cem Akkılıç
23 Ocak 2009


Her köşeye sıkıştığında ''babam emekli Albay'' diyen Okan Dikmen ağzının payını alıyor. Umutyolu rumuzlu kişi, Okan’a öyle bir cevap yapıştırıyor ki, kahramanımız (!) ortadan kayboluyor.

Verdiğim linkteki Umut yolunun mesajlarını okuduğunuz da durumu anlayacaksınız.

-->




''Bir rica'' başlıklı e-posta. Yazan: Okan Dikmen.

Cem Bey;

Hayat görüşlerimiz farklı olabilir, siyasi görüşümüz farklı olabilir, zevklerimiz farklı olabilir ancak ortak payda da hepimiz insanız ve bu sıfata layık olmaya çalışıyoruz. Şahsınıza ait sitede bulunan "TSK düşmanı Okan Dikmen" ifadesi beni, eşimi, annemi ve büyük ihtimalle mezarındaki babamı fazlasıyla üzmüş ve üzmeye de devam etmektedir. Hayatımda düşman olabileceğim en son kurum olan TSK hakkında şahsıma böylesine asılsız ve seviyesiz bir yakıştırma yapılması akla, mantığa ve vicdana aykırıdır. Ben bu ülkenin milli formasını 72 kere giyme ve ülkemi uluslararası arenada temsil etme onuruna erişmiş birisiyim. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, TBMM ve Spor bakanlığından toplam 11 üstün başarı ödülüne sahip olan şahsımın bu devletin en ufak kurumuna bile "düşman" olabilmesi imkansızdır. Bir kurum içerisindeki aksaklık ve zaafiyetleri en objektif biçimde dile getirip vatandaş olarak bu sorunların düzelmesini beklemek o kuruma karşı olan düşmanlıktan değil sevgi ve ilgiden ileri gelir. Unutmayın ki TSK sizin değil ama benim yuvamdır. Orada doğdum, büyüdüm ve öleceğim. Ve unutmayın ki hiç kimse yuvasına düşman olamaz. Sadece ve sadece daha iyi olmasını ister. Eğer siz "düşmanlık ve eleştiri" arasındaki farkı özümsemişseniz zaten ne demek istediğimi çok iyi anlarsınız.

Sizden ricam hakkımdaki bu hakarete varan asılsız ifadeyi sitenizden kaldırmanız veya düzeltmenizdir. Şimdi Allah korusun ben bir site açıp sizin bazı yorumlarınızı çarpıtarak hakkınızda olur olmaz yalan yanlış ithamlarda bulunsam ve doğal olarak bu ifadeler sizi ve çevrenizdekileri rencide etse; bu yaptığımın yanlışlığın vebalini nasıl öderim?

En azından beni bu sefer "doğru" anlayacağınız ümidiyle, iyi çalışmalar dilerim.

29 Nisan 2009

Okan beyin rica başlıklı yazısını, noktası virgülüne dokunmadan yayınladım. Bunu, herkesin cevap hakkı olduğuna inandığım için yaptım. Mesela wowturkey tayfası bunu asla yapmaz!.. Forumda yazdıklarınızı silerler ve sonra; ''bakın ulusalcılar cevap veremedi, biz haklıyız'' ayaklarına yatarlar. Görenler, hakikaten ulusalcılar cevap yazamamış zannederler.

Okan beyin yazısında; ''Unutmayın ki TSK sizin değil ama benim yuvamdır'' cümlesine katılmıyorum. Çünkü ben, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde onurumla vatani görevimi yapmış, bu görevim esnasında PKK terör örgütünün şehir sularını zehirlemesinden dolayı, önce Erzurum Kazım Karabekir askeri hastanesinde, oradan da Ankara GATA da tedavi görmüş birisiyim. Öz amcam İlhan Akkılıç Hava Kuvvetleri'nde Teğmenken 1968 yılında şehit olmuş, rahmetli dedelerimin her ikisi de Kurtuluş Savaşı'nda savaşmış ve bir tanesi de Atatürk’ün yıllarca yakın hizmetinde bulunmuştur. 

Okan bey yobazların cirit attığı bir sitede AKP hayranlığı yapmaktadır. İktidar'ı yıkayıp, yağlayabilir. Buna itirazım yok ama, Türk subayları için, onlar kahraman değildir diyemez. Dediği zaman; hopp dur bakalım diyenler çıkar.


Kahraman Türk ordusu, halkıyla et ve tırnak gibidir.


Benim en büyük zevklerimden bir tanesi Türk eratıyla birlikte olup, onlarla aynı karavanadan yemekler yiyip, sohbetler etmektir. Ülkemizin çeşitli illerinde görev yapan subay, astsubay dostlarımı zaman buldukça ziyaret ederim. Daha bir önceki gün şehit polisimiz Semih Balaban’ın cenazesinde saygı duruşunda bulunduk. Yoğun kalabalığın içerisinde şehitimize son görevimizi yaparken, ön sıradaki protokol hariç rütbe sıralaması söz konusu olmamıştı. Bir yanımda bir üstteğmen varken, hepimizin önünde gencecik bir astsubay durmuştu.

Ben yazımı hazırlarken tamamen Okan beyin yazdıklarından yola çıktım. Bu yüzden ekran görüntülerini de yayınladım. Yazı içersinde bulunan kırmızı renkli kelimeleri tıkladığınızda bunu görebilirsiniz. Yani atmış olduğum bir iftira söz konusu değildir. Ancak, Okan beyi üzmemek adına, "TSK düşmanı Okan Dikmen" sloganını yayından kaldırıyorum. Kararı ve yorumu, bu sayfayı ziyaret eden okuyucularımın vermesi en büyük dileğimdir. Umarım Okan bey bu düşünceme katılır.

Cem Akkılıç

30 Nisan 2009

Not: ''Hayatımda hiçbir gün kendimi Türk, Alman, İngiliz vs vs hissetmedim. Ve kendimi hiçbir ırk ve millete ait hissetmemekle hep gurur duydum.'' O.Dikmen.

-->
Okan beyin bu sözleri bana yolladığı mektupla çelişmiyor mu sizce?

Peki kendisini ne olarak hissediyor acaba?


İlgili yazının kaynak linki;


Ekran görüntüsü;



* * *

Wowturkey sitesinin A.B.D vatandaşı sahibi Burç Acar, bakın hakkımda nasıl iftiralar atmıştı.

Lütfen yazıyı okumak için üzerini tıklayın.


Havalar nasıl Texas’da


Muhteremi nasıl bilirdin birader?

İyiydi, hoştu,
yaşamını Türkiye’mizin ''tanıtımına'' adamıştı. Yürekli ve gürbüz oğlandı. Herkese eşit mesafede yaklaşır, sınırsız bilgi birikimini ise karşılıksız paylaşırdı. Vatan-millet aşkıyla yanıp tutuştuğunu bile görenler vardı.

Yapma ya, eee sonra?

Bir gün dayanamayıp tası-tarağı toplayarak, ruhani ve şevkat dolu olan uzlaşmacı büyük Kardinal amcası Fethullah’ın yanına uçuverdi, pırrrrr diye...

Bak sen şu kerataya…

''Kronik nezle'' vakasından muzdarip Fethullah efendi ise, ağlamaklı tonda;
''Ağzını da afiyete açıp gelmişen
Gözlerini yine portlatıp gelmisen
Sanki cehennemden kaçıp gelmişen''
diyerek pek sevdi, sarmaladı bizimkisini. 

O'da, amcasının bu jestlerini karşılıksız bırakmayacak kadar coşkulu ve hevesliydi tabiki. Bir dediğini iki etmedi Allah’ı var şimdi. Senin anlayacağın gül gibi geçinip gidiyorlardı ikisi bir arada.


İyi de, öldü mü bu herif yahu.


Yok ama, ben onun yerinde olsam
Golden Gate köprüsünden denize atlamayı tercih ederdim herhalde.
*
Üç gündür ''Camide şortla namaz kılan din Baronu'' isimli kısa metrajlı belgeseli izleyenler, muhtemelen buna benzer şeyler konuştular aralarında. Takke düştü, kel göründü diyebilirsiniz aslında. Ya da bizim köyün muhtarına soracak olursanız bu durumu, büyük olasılıkla ''öyle davula böyle tokmak'' cevabını alabilirsiniz.
*
 
Bu cesur yürek arkadaş Burç Acar isimli şarlatan, şimdi ''kelime oyunu'' oynatıyormuş wowturkey sitesinde. Genel kültür, fizik falan vs.
Hadi bakalım bir katkıda benden olsun kendisine.
Yaz bakalım kara tahtaya kocaman harflerle;
'' T A K U N Y A L İ B İ D O C U S U '' diye…
*

Şimdi gördün mü Coni, ''gün gelir devran döner...'' demişler.

Sen değiştir bence bu kafayı...


Yoksa
korku filmi gibi belgesel izleyip, ispinoz kuşları gibi düşünmeye devam edersin böyle.

Cem Akkılıç
14 Ocak 2009




Şortla Namaz kılan din Baronu

Bu ne biçim dalga...

Gazi Mustafa Kemal düşmanı dalga dalga kovarken bu topraklardan, bugün dalga geçer gibi ''dalga dalga'' saldırıyorlar Cumhuriyet'in taa kalbine...

Yokluktan var edilen bağımsız ve özgür bir ülkeyi, bir türlü içlerine sindiremeyip, çağlar öncesinin karanlık ve hurafe kafasıyla yönetmeye kalkışıyorlar...


Zaten İmam zihniyetinin Çankaya'ya yerleşmesi ile birlikte, tarikatların ülkeyi ele geçirmesi bu yüzden değil midir?..

Vatanı sevip devrim yasalarına bağlı kalanlar, günden güne iğrenç bir siyasi hesaplaşmanın kurbanı seçiliyorlar...

Parçalara ayırıp böldükleri memleketten geriye kalanları da satıp dağıtmak için, korku ve sindirme diktatoryası oluşturuyorlar...

Aslında düşmanlar için bunun anlamı; savaşla alınamayan bir ülkenin, kirli siyaset ile alınıp kuşatılmasıdır bir anlamda...

Kindir bunun adı!..

En büyük Türk zaferlerinin, Kurtuluş Savaşı’nınÇanakkale’nin, Lozan'ın, gericiliği kovup atmanın intikamıdır...

İşte bu yüzdendir bütün olup biten bu kumpaslar!..

Bu iş böyle gitmez diyerek itiraz edip başkaldırdığınız an; Orgeneraller, subaylar, başkanlar, genel sekreterler, gazeteciler, profesörler, Harp okulu öğrencilerinden sonra emin olun sizin de sıranız gelecektir...

Çünkü günün moda oyunu budur!..

Dalgadır yani altı üstü...

Cem Akkılıç
8 Ocak 2009
CEM AKKILIÇ 
 Başlıkları okumak için üzerini tıklayın.

Şortla Namaz kılan din baronu


Vurun İsrail’e


Günlerdir okuyorum, hiç durmadan ağız dolusu saydırıyorlar İsrail’e…
Bir de son zamanlarda bizim gerici takımında ''mazlumları oynamak'' pek moda oldu. Bunu, her şeyin çözümü olarak görüyorlar. 

Tamam anlıyorum; ölen çocuklara içim sızlıyor. Günahsız bebekleri öldüren canilere lanet okuyorum. En az ben de sizin kadar saydırıyorum. Gazetelerin manşetlerinden inmeyen o acılı babanın, ölen çocukları karşısında ki görüntüsünü gördükçe dehşete kapılıyorum. En modern tanklarla, harabe olmuş Gazze şehrine acımadan vuran Siyonist şebekesini, ''susarak'' haklı göstermeye çalışan ve işine gelmediği zaman mangalda kül bırakmayan Batı dünyasına veryansın ediyorum. 

 
Peki sizce bütün bunlar çözüm mü acaba? Bu haykırışlar meseleyi halledecek mi? İsrail terörü bu şekilde mi durdurulacak?

Yıllarca 2 bidon benzini paylaşamayıp birbirini kıran şalvarlı aptal Arapların hiç mi suçu yok bunda. Ya da Amerikan başkanına pabuç atmak mıdır işi kökten çözmek.

Dünkü Vatan gazetesinde yayımlanan demecini okudum. Kaddafi, ''bir ay bekleyelim ve birleşerek topyekün savaş ilan edelim'' demiş. Onun hesabına göre dünya üzerinde bir yahudiye karşı, yirmi müslüman düşüyor. Yani tükürsen adamları boğarsın misali…

Dedik ya, dinci medya hatta siyasetçi takımı ve kendisini aydın addeden bazı AKP taraftarı blog yazarları, mazlumu oynamayı alışkanlık haline getirdiler. Fakat Amerikan Musevi komitesi tarafından, üstün hizmet ödülü olarak bilinen ''Davut boynuzunu'' alan ilk Müslüman lider kimdir diye sorduğumuzda aynı küfürleri biz yiyorduk. 

Türkiye dilim dilim Yahudilere satışa çıkartılırken, Ceylanpınar ile başlayan peşkeş skandalında neden sustular acaba bu yukarıda saydıklarım. Recep Tayyip Erdoğan, ABD’nin kısa vadeli planlarının başında gelen Ortadoğu topraklarının yeniden sömürgeleştirilmesi projesinin eş başkanı olduğunu açıkladığında, nerelerdeydi bunlar.

Artık bebeler gibi zırlamayını kesinde, vurun İsrail’e. Ama azıcıkta delikanlı olun.

Cem Akkılıç
6 Ocak 2009

Konuyla yakından alakalı yazılarım.


Atlarınıza binin, gidiyoruz...


İngiliz silahlarıyla donatılan Yunan Ordusunu püskürtmüş, sonra aç, yaralı ve yorgun hâlde günlerce dolaşmışlardı. Yüzbaşı Sinan bey komutasındaki atlı süvari birliği işte bu durumda girmişti İzmir’in Sarıca köyüne... Bir lokma ekmek ve biraz su isteyeceklerdi ahaliden...

Bana sorarsanız ilk çılgın Türkler onlardı...

''Din elden gidiyor ey ahali, Muhammed’in aşkına bu dinsiz imansızları kovalım köyümüzden'' diye bağıran köyün İmamı Feyzullah efendi, kışkırttığı taşlı sopalı çember sakallı yobaz topluluğuyla beraber saldırıya geçmişti Türk süvarisine... ''Dadaş'' lakaplı Sinan bey yüzünde acı gülümsemeyle askerlerine dönmüş; "Sivil halka silah çekip ateş edecek halimiz yok. Gün gelir, vatana ihanet edenlerden hesabı sorulur elbet. Atlarınıza binin, gidiyoruz." demişti...

Bana sorarsanız, dünya tarihinin en zor savaşıdır Kurtuluş savaşı...

Bir kahraman ulus, bütün yokluklara rağmen Atatürk’ün komutasında bağımsızlığı için en onurlu savaşını verirken, vatan haini gerici yobazlar ''gâvur'' dedikleri düşman ordularıyla ganimetler karşılığında bir olmuş, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde saldırıyorlardı birliklerimize…

Neden peki?..

''Din elden gidiyor'' diye!..

Sonrasını hepimiz iyi biliyoruz...

Mustafa Kemal’in Orduları dünya tarihinin en haklı savaşından galip ayrılmış, yobazlara da hak ettikleri gereken cezaları vermişti...

Neyle?..

İstiklal Mahkemeleri Kararlarıyla!..

Bugün ne oldu?..
Devir değişti, idam kaldırıldı...

Ne için?..
AB’ye gireceğiz diye...

Sahi, ne oldu şu Avrupa Birliği'ne, hatırlayan var mı? Yok!..

Elden giden din var mı? Yooook!..

O zaman ''giden'' nedir?!..

Toprak kardeşim toprak!..
Hadi bunu gidin İngiliz’e, Arap’a, İsrailli patronlara sorun...

*

Şimdi atlarınıza binin, gidiyoruz...

Nereye mi?..

Ergenekon destanına...

Cem Akkılıç
4 Ocak 2009



En güzel görüntüler











WowTurkey sitesinin yeni denetçisi Okan Dikmen'e göre Türk subayları kahraman değillermiş!
Okumak için başlığı tıklatın

 
Atatürk'te bir subay değil miydi?


HIRSIZ VAR

Neredeyse yazdığım bütün yazılar araklanıyor... Ağacı bir sallıyorum, armut gibi dökülüyor hırsızlar. Yazı yazmak önce beyin gerektiriyor sonra kaliteli bir site... Ancak FACEBOOK isimli şarlatanlar yuvası popüler olduğundan bu yana artık site falan da açmaya gerek kalmadı. 2 dakika harcayarak emek harcamadan kıytırık bir grup aç, sonra beğendiğin yazıları kendine aitmiş gibi kopyala, yapıştır...

Yazmaya utanıyorum ama milletinin kanına işledi artık hırsızlık.
Tanju Toğan isimli emek hırsızı sahtekar bu yazımı araklayanlar kervanına katılmış.


Grubun ismi; HEPİMİZ ATATÜRKÇÜYÜZ. İyi ama Atatürkçüler hırsızlık yapmaz...

Tanju Toğan isimli kişi, Atatürkçü değil, bir hırsız sadece.

Not: Grubun ekran görüntüsünü yayınlıyorum.



2009 yılında neler olacak

İnternette;
Liboş kısmından bazı üniversite hocaları, ''etliye, sütlüye karışmıyoruz'' diyerek, yalaka oldukları kesinleşmiş bir takım küstah asalaklarla kısa süre daha sanal alemde aşne fişne edecekler.

Wowturkey nokta com sitesinin vatansever denetçileri, ''sahibiniz Burç Acar, siyonist ve şeytan dediği Amerika’ya neden tüyüp o ülkenin vatandaşlığına geçti?'' türünde ki ısrarlı sorularımı yine ısrarla yanıtsız bırakarak, elleri ceplerinde bulutları seyrederek ıslık çalmaya devam edecekler.

Yolladıkları mesajların başına ve sonuna hayatımda hiç duymadığım tarzda küfürler yerleştirmeye pek meraklı olan benim küfürbazlarım, ''ulan sana inat bu sene Antalya’da kömür dağıtmadık, bunları da yazsana'' gibi mesajlarına tam gaz devam ederek, yepyeni argoların mucidi olacaklar.

You tube yasağı devam edecek ancak insanlar bir şekilde siteye erişmenin yolunu keşfedecekler. Yasakları delenlerin sayısında büyük bir artış yaşanacak. 

Böylece fotograflarımı araklayarak montaj yapıp, hakkımda küfürlü video hazırlayan yobazların, aslında benim reklamımı yaptıklarını daha çok kişi anlayacak ve bu videoları yükleyenlerin süzme salak oldukları iyice belgelenecek.

Türkiye’de;
AKP'nin içerisinde miadını doldurmuş olanlar, bizzat Recep Tayyip Erdoğan tarafından Kemal Kılıçdaroğlu’nun kucağına fırlatılacak. Kılıçdaroğlu’da kurbanlarını kılıçtan geçirip, Kayseri pastırması gibi ince ince doğrayacak.

İktidar, devri-ampul dönemi henüz tamamlanmadığı için yerel seçimlerden ''o biçim'' zaferle çıkıp milletin anasını bellemeye devam edecek. Başbakan, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra yaptığı gibi tekrar kürsüye çıkıp; bütün Türkiye'yi ''kucaklayacaklarını'' söyleyerek, başımıza düşen ''her saksı'' için ''hamdolsun teyet geçti'' diyecek.


İngilizler ve Araplar arasında öyle bir kıyasıya çarpışma yaşanacak ki, elimizde avucumuzda kalan birkaç noktayı da tarumar edebilmek ve kendi sınırlarını genişletebilmek için, mahallede top oynayan çocukların kale kurarken yaptıkları gibi adımlarını sayacaklar. Hatta bu yüzden, aralarındaki ''büyük ayaklıları'' seçip yollayacaklar memleketimize. Evimizde oturduğumuz sandalyenin bile sahibi olacaklar.

Ülker grubu, kağıt mendil ve tuvalet kağıdı sektörüne girip, ''bırak artık şu Amerikalının bezini kullanma'' diyerek, büyük Kardinal Fethullah Gülen efendi hazretlerinin gözyaşlarına ve akan burnuna çare arayacak. Cola Turka içmekten büyük keyif alan Amerikalılarda bundan sonra kıçlarını silmek için Ülker ürünleri kullanacak.

2008 yılında olan bitenler çok büyük ihtimalle yeni yılda da tekrarlanacağı için, biz de burada benzer konuları yazıyor olacağız.

Cem Akkılıç
28 Aralık 2008

Kapkaradır...

..
Baba işsiz...

Anne perişan!..

Akşama ne pişireceğim diye düşünüyor kara kara...

Tek göz evde en az 3 çocuk!

Kış mevsimi çetin ama eve bir ''torba'' getiriyor baba. İçindeki toz gibi bir şey… Yumurta gibi elips şeklinde olanda var tabi. Diğerinden tek farkı makinede sıkıştırılmış.

AKP’nin zehir gibi kömürleri...

Kalorisiz! 

İnsanların günden güne yoksullaştığı yetmiyormuş gibi tepesinde hava kirliliği. Avuç açan insan yığınları üzerine, koyun bir de oksijen felaketini.

*
Sakın şaşırmayın, hiç unutamam; iktidar bu kömürlerden Antalya’da, yaz mevsiminin ortasında dağıtmıştı. ''Yazın kavuran sıcağında kömürde n'oluyor yahu?'' diyerek üşenmeyip gidip yakından bakmıştım. Tır dolusu poşetler ve etrafında koşuşturan çoluklu çocuklu ahali... 

Ve kebapçıdan fırlayıp işaret parmağını bu manzaraya uzatmış, yanındakine haber veren şaşkın turistler kafalarını çevirip bakıyordu, ne oluyor acaba diye? 

Sanırsın Somali halkına peksimet dağıtıyorlar.

*

Neyse dönelim Deniz Baykal’a. Güya gördü ya kömürün hikmetini, iki elle sarıldı kara çarşafa. İyi niyet elçileri gibi hababam parti rozeti takıyor çarşaflı yakalara.

*
İşte, bütün bu olan bitenler; beceriksiz, basiretsiz ve arsızlığı meslek edinmiş yöneticilerin, başımıza ördükleri yoksulluk belasından başka bir şey değildir.

Altmış yıldır toplumu
kucaklayan(!) politikacılar tarafından sağa sola çekiştirilmiş, kandırılmaya ses çıkartmayan eğitimsiz kitlelerin, kendi kendilerine ''n’olacak bu memleketin hali?'' deyip de kafasını bir türlü kaldırıp hesap soramayışındandır.

Bence hiç başka sebep aramayın.

Cumhuriyetin kaderi kaldı
''zifir gibi'' karanlığa.

Ne yapsanız da, ne etseniz de…

Karadır kardeşim kara bu ülkenin yazgısı!..

Cem Akkılıç
16 Aralık 2008

Mektupların ortak dili; vatanseverlik


Bugün okuyucularımdan gelen mektupları yayınlamaya ve sizlerle paylaşmaya karar verdim. Gönderilen binlerce mesaj sayfalarca yer tutacağı için seçim yapmak gerekiyordu. Bir kısmını İz Edebiyat sitesindeki yazılarıma yapılan yorumlardan seçtim. Ben bu insanların hiç birini tanımıyordum. Hiç birinin yüzünü dahi görmedim. Yollanan duygu dolu yazıların tek bir ortak dili vardı aslında ve bu; ülkemizin gelmiş olduğu bugünkü karanlık günlerden dolayı mutsuz ve kırgın ama bir o kadar tepkili vatanseverliğin dışavurumuydu.
Yaklaşık 10 aydır dilim döndüğünce burada yazmaya çalışıyorum. Yazılarımın bir tekinde bile ‘’kanıtsız, belgesiz, şurasında soru işareti var, iftira atıyorsun’’ diyebilecek tek bir babayiğit çıkmadı. Çıkamazda zaten.

İşte; bana güç veren ve destek olan sevgili dostlarımızın yazdıklarından sadece bir kaçı...


Sayın Cem Akkılıç;
Size sonsuz selam ve sevgilerimi göndererek başlıyorum yazıma, adınıza ve yazılarınıza Kemalistler.com sitesinde rastladım. Vay be... Sizi ve sizin gibi gözü pek evlatlarımızı yürekten, candan selamlıyor, sizlere kucak dolusu sevgilerimi yolluyorum. Sizin analarınıza ne mutlu! Sizin gibi insancıl, sevgi dolu, mert, gözü pek evlatlar doğurmak onlara nasip olmuş…
Daha önceki yazımda da belirttiğim gibi sizin gibi yüreği temiz, gerçekleri kavramış, ATATÜRK'cü, halkından yana, gerçekleri bilen ve çekinmeden savunan, cesaretli gençlerimiz oldukça, bu ülkenin sırtı yere gelmez, gelmeyecektir. İT ÜRÜR... KERVAN YÜRÜR... İTLERIN SONU YAKINDIR.
Birsen K.

***

Güzel yazılarınızdan dolayı kutlarım. Selam, sevgi ve saygılarımla.
ADD İzmit Şube Başkan yardımcısı HASAN KOTAN

***

 
Sevgili Cem !
Biraz evvel Deniz Feneriyle ilgili yazını okudum. Daha sonra bakalım WOWTURKEY sitesi bu konuya neler diyecek diye gidip baktım. Ört-pas etme çabalarındalar. Burç Acar, başlığı başına gelecekleri bildiğinden çoktan kilitlemiş. Dolayısıyla kimse fikrini beyan edemiyor.
Selçuk Aral

***
Merhaba sevgili Cem, yazılarını halen takip ediyor ve okuyorum. Ve hala çok güzel yazdığını iddia ediyorum!
İnsanlar o kadar çok korkuyorlar ki Cumhuriyetten bahsetmeye, takunyalılara karşı bir iki laf etmeye, son derece sinirlerim bozuluyor bu durum karşısında.
Ben elimden geldiğince tepkimi belli etmeye çalışıyorum ve birilerinin daha bu tepkileri vermeye devam ettiğini görmek inanılmaz huzur veriyor.
Minnettarım, sevgiler...
Pandora Alargu blog

***

Sitenizi ayrıntılı inceleyemedim. Sadece yazdıklarınızı ve başka sitelerde yayımlanan yazılarınızı okudum.
Yerden göğe kadar haklısınız. Wowturkey, Fethullahcı odaklanmanın adeta merkezi olmuş! Bu heriflerin görünüş itibariyle gayet modern vs. görünüp nasıl Fethullah yardakçılığı ve TSK düşmanlığı yaptığı konusunda şaşkınlığım sürüyor. Türk Silahlı Kuvvetleri lehine yazdığım her savunma mesajını dakikasında siliyorlardı! Akıl alacak şey değil. Sizi yazdıklarınızdan ve cesur çabalarınız yüzünden yürekten tebrik ederim.
Levent G.

***

Şimdi ise, çok büyük ilgi ile karşılanan Birleşmiş Milletler yardım örgütünün Afrika’da ki aç insanlar için başlattığı Açlık Kampanyasını duyurup, herkesin dikkatini çektiğim için gönderilen yüzlerce e-postalardan birisini ekliyorum buraya;
İyi aksamlar,
Göndermiş olduğunuz linkleri sayfama ekledim... Sevgili Cem bey; bu kadar duyarlı davrandığınız için sizi ayrıca tebrik etmek istiyorum.
Umuyorum ki ufakta olsa yoksullukta yaşayan insanlara yardımımız dokunur...
Sevgi Özdemir

***

Şimdi yayınlayacağım yazı bir ilkokul öğrencisinden geliyor;

Sevgili ağbiciğim; ''Hayatımda aldığım en güzel hediye'' başlıklı yazının altına Atatürk videosu eklemişsin. Çok beğendim ama videoyu bilgisayarıma indiremiyorum. Lütfen bu mesajı gönderdiğim adresime yollarmısın.

Mert Atacan

***

Deniz Feneri çetesi başlıklı yazıma hitaben;
Yazınızı beğendim. Daha doğrusu önce beğendim, sonra sizin adınıza korkak bir endişeye kapıldım, sonra da dürüst olmanın bir meziyet olmaması gerektiğini bilerek 'dürüstlük elbet kazanır' diye kendimi inanmadığım bir yalanla avuttum. Cesaretiniz, günümüzde Korku Cumhuriyeti haline gelmiş Türkiye'de, çok ama çok lazım. Tekrar tebrikler...
Necat Dilaver

***

Bir RİCA
Sayın Cem Akkılıç
Yazdıklarınızı ibretle okudum. WowTurkey ile hiç alakam olmadı ancak DiaTürkiye’ye ısrarlı davetler sonucu üye olmuş bulundum. Armağan’da yazdıklarınızı doğrulayınca siteden ayrılma kararı aldım. Ancak oradan nasıl çıkış yapılır, hesabımı nasıl silerim bilmiyorum. Yardımcı olursanız sevinirim.
Saygılar.
Gamze S.

***

Merhabalar Cem Bey; Flickr profilinizi ve blog'unuzu keyifle takip ediyorum.
Her şey güzel olacak.
İyi dileklerimle.
Önder Çördük


Konuşma sırası bu yazıda Onlara, yani bana değer veren okuyucularıma aitti. Mutlaka gereken en net cevaplar yerine ulaşmıştır diye düşünüyorum.

Cem Akkılıç
12 Aralık 2008

Artık Benim İçin Ağabeysin



Taksici terörü


Şükrü Saraçoğlu stadı'ndaki derbi karşılaşmasını televizyondan izlemek üzere arkadaşlarla toplanıyoruz. Eskilerin benzetmesiyle ''kırk yılda bir'' maç izlemeye karar veriyoruz. Hakemin verdiği yanlış kararlarla maçı katlettiği yetmiyormuş gibi, sürekli çay satmak için servis yapan Tophane Köşebaşı nargile kafenin garsonları yüzünden Beşiktaş’ın attığı gölü bile göremiyoruz. Maç bitince arkadaşlarım beni Galata köprüsüne bırakıyorlar. Niyetim bir bira içip balık yemek. Hesabı ödeyip kalkıyorum ve yanımda taşıdığım valizim ile birlikte köprü üzerinden taksiye biniyorum. 

Taksiciye beni Kabataş iskelesine bırakmasını söylediğimde yola koyuluyoruz. İşte ne oluyorsa bundan sonra oluyor. Tam arabadan inip bagaja yöneldiğimde, şoför hızla gaza basıp kaçıyor. İnanılır gibi değil.


Hemen arkasından koşmaya başlasam da, şaşkın bir vaziyette başka bir taksiciyi çevirerek adamın peşinden gitmeye çalışıyorum. Ancak atı alan çoktan Üsküdar'ı geçtiği için hırsızı yakalayamıyoruz. Polis imdat merkezi 155'i arıyorum. Hemen plakayı anons geçtiklerini ve ekiplere bildirdiklerini söylüyorlar. Bunun yanında Beşiktaş ilçe Emniyeti'nin telefon numarasını veriyorlar. O karakol, Karaköy polis merkezinin sorumlu olduğunu bildirip bana hem oraya ait numarayı, hem de Taksiciler odasının telefonlarını veriyor. İş arapsaçına döndüğü anda bir polis memuru aynen şunları söylüyor bana; ’’bak kardeşim adamı yakalasak bile eğer çantayı başka bir yere bıraktıysa ortada hiç kanıt kalmaz. Varsayalım çanta ile birlikte ele geçirsek, bu defa müşteri unutmuş diyecek.’’ Adeta şaşkına dönüyorum.

Ertesi gün Pazar olduğu için Taksiciler odasına ulaşmak mümkün olmuyor. Beklemeye geçip pazartesi günü ulaşıyorum ve Oda başkanı Mehmet beye plaka bilgilerini veriyorum. Hiç umudumun kalmadığı bir anda, Salı günü telefonum çalıyor ve beni Taksiciler Odasının merkez binasına davet ediyor sevgili Mehmet bey. Çantam bulunmuş ve Merter’e gidip alıyorum. Şoförün aracın sahibi olmadığını öğreniyorum. Merkez sürekli hırsızlık olayları ihbarı alıyor ve bir koşuşturmaca dikkatimi çekiyor. Mehmet bey her gün bu tip ihbarlarla uğraştıklarını ve müşteri olarak yapılabilecek bir takım kişisel önlemleri anlatıyor.

Aslında bu kapkaç olayını yazmayı düşünmüyordum ama birkaç yerden aynı şikayetleri duyunca yazmak boynumun borcu oldu. Özellikle İstanbul’da benimkine benzeyen olaylar sürekli oluyormuş. Bu konuda çok değişik hırsızlık vakaları duydum. Bagajına çantasını bırakıp Tekel büfesinden sigara almak için inip, bindiği aracın kaçtığını anlatan bir dostum, bunun sadece benim başıma gelmediğini anlatarak bir ölçüde teselli vermeye çalıştı. İstanbul gerçekten soyguncular şehri oldu ve artık kendimizi hiç güvenli hissedemiyoruz ne yazık ki.

Benim yaşadığım durumdan çıkartılacak tek bir sonuç var aslında; insanlar gittikçe açlığa doğru sürükleniyorlar ve insanlıklarını kaybediyorlar. Trafik kurallarına asla uymayan, (iyi niyetli taksicileri tenzih ediyorum) işine gelmediği zaman müşteriyi almayıp yolda bırakan taksicilerde günden güne hırsızlar grubuna dahil oluyorlar. Ve siz akıl edip onların plaka numarasını almadıysanız, eşyanıza ''hoşçakal'' demek zorunda kalıyorsunuz.

Nereden çıktı bu kara çarşaf
Akşam gazetesi genel yayın yönetmeni ve yazarı Serdar Turgut, Ertuğrul Özkök’ün ''Kim bu fotoğraftakiler'' başlıklı yazısına gönderme niteliğinde bir yazı kaleme aldı.

Özkök yazısında, babaannesinin kara çarşaflı olduğunu ve aynı odada 10 yıla yakın yatmalarına rağmen, onun hiç saçını görmediğini belirtti. Yazısının sonunda amacının Deniz Baykal'a destek vermek olduğunu söyledi.

Bende merak ettim ve annemden bütün sülale fotoğraflarımızı göndermesini rica ettim.

Büyükannem Selanik doğumluydu ve ömrü boyunca namazını kılmış, son zamanlarında doktorlar yasakladığı halde tek bir gün kaçırmadan orucunu tutmuştu. Besmelesini çekmeden sofradan tuzluğu bile almazdı. Ama biz, onun saçlarını her zaman görmüştük ve dönemine göre son derece şık bir kadındı. O sadece uygun zamanlarda eşarp kullanarak kıyafetini tamamlardı. Tabi bir de o yıllarda Fethullah Gülen tarikatının nurcu bebeleri henüz ''emekleme'' devresindeydi ve '' Zorbalığa son, türban yasağına son'' gibi naralar atılmıyordu memlekette.

Şimdi ise; Türkiye’de dinin siyasete malzeme yapılması ve baş örtüsünün bu kadar ön plana çıkartılıp herkesi canından bezdirmesine paralel olarak, ben Ertuğrul'un yazısını CHP ve Baykal’a destek olarak değil de, bir yarayı kaşımak ve AKP'ye sıkı sıkıya ''yaranmak'' olarak değerlendiriyorum. Kaldı ki kendisi, bu ''iş icabı'' yaranmayı tekrarlamadığı taktirde Hürriyet gazetesi'ndeki koltuğundan mahrum kalacağını çok iyi bilmektedir.

Cem Akkılıç
10 Aralık 2008



Bizim ailemize kara çarşaf hiç girmedi.


Taksim meydanı. Yıl 1939
Sol başta anneanem ve Atatürk'ün
yıllarca yakın hizmetinde bulunmuş olan
dedem Sadettin bey. Küçük kız ise annem.



Bu fotograf 1941 yılına ait.
Anneannemin zarafeti hemen
dikkat çekiyor. Ağaca tünemiş
çocuk annem ve kucakta duran
rahmetli
dayım Ceyhan Karabudak.



Büyükannem Rahime hanım,
ortada duran kadın yakın bir komşumuz ve annem.


Eyüp Sultan camisi ve bana
bir süre ''bakan'' komşumuzun kızı. Sürekli
yanımda bulunurdu.
Sağ baştaki çocuğu hatırlamıyorum.





Annem, babam ve büyük dayımın kızı Ayla Fatihli


Sünnet düğünümden. Yanımda bulunan
yeğenim Cenk Karabudak, büyükanneme
sarılmışım ve annem ile kızkardeşim Ceyda.

* * *


Zonguldak’tan yola çıkan kamyonlar


Ferhat Çalışkan’la konuşuyoruz, diyor ki; rahmetli babam derdi ki, ''seçimi hiç bir zaman seçmenler belirlemez''. Daha ben merakla ''peki kim belirler?'' diye sormadan yanıtını yine kendisi veriyor; ''saymanlar belirler''.

Ben ''birazda kömür belirler'' dediğimde basıyor kahkahayı. Hemen ardından ''Zonguldak’tan yola çıkmış mı kamyonlar'' diye sorunca gülmeyi bir tarafa bırakıp düşünmeye başladım. Orada fabrika kaldı mı acaba gerçekten. Türkiye altı yıldır geri vitese takmış külüstür kamyonet gibi karanlık bir tünelde ilerlerken, yoksulluğa çare olamayan AKP, kömür dağıtarak oy topluyor.
Bu yılın başlarında çıkan haberlerde duymuştuk, AKP’nin, milletin öz malı olan kömürü rüşvet gibi dağıttıktan sonra, 144 milyon borç taktığı Türkiye Taş Kömürü kurumu uçurumun eşiğine gelmişti. İşin bence ironik kısmını oluşturan, dağıtılan 7.4 milyon ton kömürün, rakamları ters çevirdiğimizde yüzde 47 gibi bir oy ile geri dönüp, iktidar partisine; ''buyurun iktidar sizindir'' diyen çoğunluktur. Önümüzdeki seçimlerde bakıp göreceğiz. Acaba saymanlar mı, yoksa kamyonlar mı belirleyecek seçimin kaderini.

Yasağın kaldırılması için iki nedenim var
You tube uzunca bir süredir yasak ve erişime engelli. Çağdaşlaşmayla arası ciddi biçimde bozuk olan bir partinin yönetimindeki Türkiye’de normal aslında bu tür uygulamalar. İnternetten öcü gibi korkuyorlar, çünkü özellikle blog yazarları önemli şekilde muhalefet yapıyor ve günden güne yazılı ve görsel medyaya alternatif oluşturuyorlar. Bu gerçeğin farkına varan Başbakan Tayyip, kendisine ve partisine yapılan en ufak eleştiriye bile tahammül edemediği için yasaklanan site sayısı artış gösteriyor.

Bana gelince; Türkiye’de fotografları araklanıp ''slayt show'' haline dönüştürülerek, fona da eşekten çifte yemiş gibi böğürüp türkü karışımı bir gürültü ile hakkında video yapılan tek blog yazarıyım. Adıma yapılan bu muhteşem, Paul Fishbein’i bile kıskandırıp yerinden hoplatacak videolara ve şerefsizliğin en büyük örneğini gösterip bıkmadan, usanmadan her gün you tube’a film postalayan ahlaksızlara rağmen, ben you tube’un açılmasını istiyorum. 

Bunun için iki geçerli nedenim var; birincisi yasakların asla çözüm olmadığına eskisinden daha fazla inandığımdan dolayı, ikincisi ise; hakkımda film yapan soytarıların, aslında benim reklamımı yaptıklarının bilincine varamayacak kadar kalıtsal salak olduklarını herkesin görüp, anlamasını istediğim için.

Yüzü varsa çarpalım
Bir okurum wowturkey nokta com ile ilgili bir mesaj gönderdi. Diyor ki yazısında; ''Efendim ben uzun süredir o siteye üyeyim ve orada ne oyunlar döndüğünü anlamaya başladım. Bugün itibarıyla 1300 civarı mesaj yazmışım ve neredeyse tamamı boşa, çünkü nasıl bir site olduğunu anlamama yardımcı olmak için bana sürekli ya eksi verdiler ya da mesajlarımı sildiler. Dün Türkiye'ye giriş yasağı olup olmadığını sordum Burç Acar'a, beyefendi neye inanıyorsan inan dedi, simdi delil topluyorum, yüzüne çarpmak için… Saygılar.''. Mesut G.
 
Site sahibinin ne kadar zor durumda kaldığı ve psikolojisinin kritik noktaya dayandığını göstermesi bakımından bu mesajın önemli olduğu bir gerçek. Zaten kendisi bu tür sorularla karşılaşacağını bildiği için, eskiden bol miktarda ajitasyon yapıp, Cumhuriyet ve TSK düşmanlığını körüklediği sitesine çok nadiren giriyor ve hayaletleri oynuyor.

Cem Akkılıç
25 Kasım 2008

Hayatımda aldığım en güzel hediye


Durup dururken değil, eski kitaplarımı karıştırırken birden aklıma geliverdi...

Bütün yaşantım süresince almış olduğum en güzel ve anlamlı hediyeler neydi acaba? diye düşünmeye başladım. Hafızamı kurcaladım. Eskiye ait ne varsa inmeye çalıştım. Unuttuklarıma haksızlık ederim diye kendi kendime endişeye bile kapıldım.

Zeki Hızlı öğretmenimin, girişine;
‘’sevgili Cem her zaman tabiata saygılı davranmaya çabaladığın için sana bu kitabı hediye ediyorum’’ diye yazıp imzaladığı, taa çocukluğumdan kalan ''Tabiat ana anlatıyor'' isimli kitabın sayfalarını çevirdim.

Babamın,
-ben daha reşit olmadığım zamanlarda- pasaport alıp yurtdışına çıkabilmem için (Kıbrıs o zamanlar yurtdışı sayılıyordu) attığı imzayı, vatani görevimi yerine getirirken; annemin yolladığı, içerisine mutlaka bal, reçel gibi yiyecekleri sıkıştırdığı koskocaman kolileri anımsadım.

Birden aklıma
eski sevdalarım takıldı. Çoğu hafızamın derinliklerinden uçup gitmiş olsa bile, hiç unutmadığım gençlik sevdamın, Atina’dan getirdiği porselen heykelcikleri hatırladım.

Beni çok sevindiren, yıllar önce arayıp bir türlü Almanca dublajlısını bulamadığım
Das Boot filminin gerçek versiyonunu bulup izleten, dostum Önder Şenol’u düşündüm.

Hayatta
''küçük şeyler'' dediklerimizden mutlu olmayı, haz almayı öğrenebilmenin kazandırdığı refleksle, bütün armağanlar sırayla belleğimin içinden geçti. O zamanlar yaşadığım tüm mutlulukları tekrar yaşadım. Kimisi anılarımda kalmış olsa bile, eski tazelik ve güzelliklerini halen korumaktaydı.

Sonra tekrar düşüncelere daldım.

Benim için her şeyin üzerinde olan,
büyük şeylerin küçültülmeye hatta tahrip edilmeye çabalandığı gibi, din tüccarları tarafından sinsice ve haince yok edilmeye çalışılan Cumhuriyetimiz aklıma geldi.

Ve tüm yaşantım süresince, bana verilmiş olanların
en anlamlısı ve değerlisi olarak Atatürk’ün hediyesini seçtim.
Cem Akkılıç
10 Kasım 2008


Top Ad unit 728 × 90

Mehmetcik Vakfı