Cem Akkılıç

Ne mutlu Türk'üm diyene!

Cem Akkılıç

Taksici terörü


Şükrü Saraçoğlu stadı'ndaki derbi karşılaşmasını televizyondan izlemek üzere arkadaşlarla toplanıyoruz. Eskilerin benzetmesiyle ''kırk yılda bir'' maç izlemeye karar veriyoruz. Hakemin verdiği yanlış kararlarla maçı katlettiği yetmiyormuş gibi, sürekli çay satmak için servis yapan Tophane Köşebaşı nargile kafenin garsonları yüzünden Beşiktaş’ın attığı gölü bile göremiyoruz. Maç bitince arkadaşlarım beni Galata köprüsüne bırakıyorlar. Niyetim bir bira içip balık yemek. Hesabı ödeyip kalkıyorum ve yanımda taşıdığım valizim ile birlikte köprü üzerinden taksiye biniyorum. 

Taksiciye beni Kabataş iskelesine bırakmasını söylediğimde yola koyuluyoruz. İşte ne oluyorsa bundan sonra oluyor. Tam arabadan inip bagaja yöneldiğimde, şoför hızla gaza basıp kaçıyor. İnanılır gibi değil.


Hemen arkasından koşmaya başlasam da, şaşkın bir vaziyette başka bir taksiciyi çevirerek adamın peşinden gitmeye çalışıyorum. Ancak atı alan çoktan Üsküdar'ı geçtiği için hırsızı yakalayamıyoruz. Polis imdat merkezi 155'i arıyorum. Hemen plakayı anons geçtiklerini ve ekiplere bildirdiklerini söylüyorlar. Bunun yanında Beşiktaş ilçe Emniyeti'nin telefon numarasını veriyorlar. O karakol, Karaköy polis merkezinin sorumlu olduğunu bildirip bana hem oraya ait numarayı, hem de Taksiciler odasının telefonlarını veriyor. İş arapsaçına döndüğü anda bir polis memuru aynen şunları söylüyor bana; ’’bak kardeşim adamı yakalasak bile eğer çantayı başka bir yere bıraktıysa ortada hiç kanıt kalmaz. Varsayalım çanta ile birlikte ele geçirsek, bu defa müşteri unutmuş diyecek.’’ Adeta şaşkına dönüyorum.

Ertesi gün Pazar olduğu için Taksiciler odasına ulaşmak mümkün olmuyor. Beklemeye geçip pazartesi günü ulaşıyorum ve Oda başkanı Mehmet beye plaka bilgilerini veriyorum. Hiç umudumun kalmadığı bir anda, Salı günü telefonum çalıyor ve beni Taksiciler Odasının merkez binasına davet ediyor sevgili Mehmet bey. Çantam bulunmuş ve Merter’e gidip alıyorum. Şoförün aracın sahibi olmadığını öğreniyorum. Merkez sürekli hırsızlık olayları ihbarı alıyor ve bir koşuşturmaca dikkatimi çekiyor. Mehmet bey her gün bu tip ihbarlarla uğraştıklarını ve müşteri olarak yapılabilecek bir takım kişisel önlemleri anlatıyor.

Aslında bu kapkaç olayını yazmayı düşünmüyordum ama birkaç yerden aynı şikayetleri duyunca yazmak boynumun borcu oldu. Özellikle İstanbul’da benimkine benzeyen olaylar sürekli oluyormuş. Bu konuda çok değişik hırsızlık vakaları duydum. Bagajına çantasını bırakıp Tekel büfesinden sigara almak için inip, bindiği aracın kaçtığını anlatan bir dostum, bunun sadece benim başıma gelmediğini anlatarak bir ölçüde teselli vermeye çalıştı. İstanbul gerçekten soyguncular şehri oldu ve artık kendimizi hiç güvenli hissedemiyoruz ne yazık ki.

Benim yaşadığım durumdan çıkartılacak tek bir sonuç var aslında; insanlar gittikçe açlığa doğru sürükleniyorlar ve insanlıklarını kaybediyorlar. Trafik kurallarına asla uymayan, (iyi niyetli taksicileri tenzih ediyorum) işine gelmediği zaman müşteriyi almayıp yolda bırakan taksicilerde günden güne hırsızlar grubuna dahil oluyorlar. Ve siz akıl edip onların plaka numarasını almadıysanız, eşyanıza ''hoşçakal'' demek zorunda kalıyorsunuz.

Nereden çıktı bu kara çarşaf
Akşam gazetesi genel yayın yönetmeni ve yazarı Serdar Turgut, Ertuğrul Özkök’ün ''Kim bu fotoğraftakiler'' başlıklı yazısına gönderme niteliğinde bir yazı kaleme aldı.

Özkök yazısında, babaannesinin kara çarşaflı olduğunu ve aynı odada 10 yıla yakın yatmalarına rağmen, onun hiç saçını görmediğini belirtti. Yazısının sonunda amacının Deniz Baykal'a destek vermek olduğunu söyledi.

Bende merak ettim ve annemden bütün sülale fotoğraflarımızı göndermesini rica ettim.

Büyükannem Selanik doğumluydu ve ömrü boyunca namazını kılmış, son zamanlarında doktorlar yasakladığı halde tek bir gün kaçırmadan orucunu tutmuştu. Besmelesini çekmeden sofradan tuzluğu bile almazdı. Ama biz, onun saçlarını her zaman görmüştük ve dönemine göre son derece şık bir kadındı. O sadece uygun zamanlarda eşarp kullanarak kıyafetini tamamlardı. Tabi bir de o yıllarda Fethullah Gülen tarikatının nurcu bebeleri henüz ''emekleme'' devresindeydi ve '' Zorbalığa son, türban yasağına son'' gibi naralar atılmıyordu memlekette.

Şimdi ise; Türkiye’de dinin siyasete malzeme yapılması ve baş örtüsünün bu kadar ön plana çıkartılıp herkesi canından bezdirmesine paralel olarak, ben Ertuğrul'un yazısını CHP ve Baykal’a destek olarak değil de, bir yarayı kaşımak ve AKP'ye sıkı sıkıya ''yaranmak'' olarak değerlendiriyorum. Kaldı ki kendisi, bu ''iş icabı'' yaranmayı tekrarlamadığı taktirde Hürriyet gazetesi'ndeki koltuğundan mahrum kalacağını çok iyi bilmektedir.

Cem Akkılıç
10 Aralık 2008



Bizim ailemize kara çarşaf hiç girmedi.


Taksim meydanı. Yıl 1939
Sol başta anneanem ve Atatürk'ün
yıllarca yakın hizmetinde bulunmuş olan
dedem Sadettin bey. Küçük kız ise annem.



Bu fotograf 1941 yılına ait.
Anneannemin zarafeti hemen
dikkat çekiyor. Ağaca tünemiş
çocuk annem ve kucakta duran
rahmetli
dayım Ceyhan Karabudak.



Büyükannem Rahime hanım,
ortada duran kadın yakın bir komşumuz ve annem.


Eyüp Sultan camisi ve bana
bir süre ''bakan'' komşumuzun kızı. Sürekli
yanımda bulunurdu.
Sağ baştaki çocuğu hatırlamıyorum.





Annem, babam ve büyük dayımın kızı Ayla Fatihli


Sünnet düğünümden. Yanımda bulunan
yeğenim Cenk Karabudak, büyükanneme
sarılmışım ve annem ile kızkardeşim Ceyda.

* * *


3 yorum:

Adsız dedi ki...

tesadüfen sitenizi ziyaret ettim fettuş hakkındakidüşünceleriniz benim düşüncelerimin yanında çokmutaasıp kalır ancak o...çocuklarının üzerinden komple islamı cephe almış görünüyorsunuz onaylamadım çalışmalarınızda başarılarınızın devamı diliyorum imla kurallarına uyamadığım için üzgünüm (kapasite yetersizliği) ali ustaoğlu 1aliusta@hotmail.com.tr

refhanirtem dedi ki...

İnsanların ekonomik durumlarının bozulması,işsizlik maalesef ülkemizde açlık sınırına dayandığı için artık bu durumda olanlar karnını doyurmak için her yola başvuruyorlar.Bir söz vardır"açlık sofuluğu bozar" diye bizde de sofu olup bozuluyorlar ya her neyse konuyu fazla açmayalım.Aç insan ne yapar çalr,çırpar karnını doyurur.Artık hiç kimseye güvenmeyip ne takside bir şey bırakıp inmeyeceksiniz ya da şunu tutar mısın deyip fileni emanet etmeyeceksin.Yoksa kapkaç olaylarının önünü alamayız.Kendimizi koruma altına alacağız.On bin polisin Özel Mahkemelerinde Özel Savcıların emrinde olduğunu düşünürsek böyle hırsızlık olayları ile uğraşmaya sayıları yetmez.Onlar şimdi senaryo yazmakla uğraşıyorlar kimileri de Somali'de tiyatro oynuyor.Bir gün kendilerinin de sahneye çıkacaklarını bildikleri halde.Göreceğiz...

Nucan dedi ki...

harika tespitler... teşekkürler Cem bey.